0 okunma

Sınav Psikolojisinin Etkileri Uzun Sürebilir

sinav
Yükseköğretime Geçiş Sınavı’na gireceklerde ve yakınlarında gerginlik yaşanabileceğini belirten uzmanlar uyarıyor: Sınav psikolojisi, kişinin tüm hayatını etkileyebilir.

İSTANBUL – Memorial Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatristi Uz. Dr. Leyla Benkurt Alkaş, sınav psikolojisinin çocukların ileriki yıllarda da hayatlarını etkileyebileceğini belirtti, anne-babalara ve öğrencilere şu tavsiyelerde bulundu:”"Son yıllarda öğrencilerin hayatlarında belirleyici rol oynadığı düşünülen sınavlardan önce gençler arasında çok farklı tablolar gözlemleyebiliyoruz. Bir kısmı spor hayatına veya müzik eğitimine ara veriyor, tüm aile sınav kampına giriyor ya da herkes sürekli kaygı ve olumsuzluk topunu birbirine atıyor. Gençlerin bir kısmı, hobilerine zaman ayırdıklarında dahi, zevk alamayıp sürekli bir suçluluk hissediyor, genel bir mutsuzluk ile hayatın zorluğu ve sıkıcılığından dem vuruyor. Çocuğuna iyi bir eğitim ortamı kuramadığı için üzülen aileler, kendinden nefret eden gençler, huzursuz ve gevşeyemeyen ev ortamları söz konusu.

Ebeveynler, çocuklarının saçının teline zarar gelse dünyayı yıkacak kadar üstüne titrerken; “ders çalışmıyor” sıkıntısıyla sergiledikleri davranışlar sonucu onlara verdikleri zararın farkına bile varamıyor. Gençlerse zaman zaman ailelerine saygısızca davranıp, ağır sözler söyleme noktasına gelebiliyor. Gençler, sınav sonrası o dönemin travmalarını hala atlatamadıkları gibi, önlerindeki öğrenim hayatında da hayal kırıklığını üzerlerinde taşımaya devam edebiliyor.

HAFİF STRES NORMAL, FAZLASI TEHLİKE İŞARETİ
Sınav kaygısı; sınav yaklaştığında, sınav anında, hatta sınavı düşündüğünüzde ortaya çıkan ve bilgilerinizi hatırlamanızı, sınava odaklanmanızı, sınavı sürdürmenizi engelleyecekmiş gibi olan ve başarınızı düşüren aşırı gerginlik, stres, kendini kötü hissetme halidir. Önemli sınavlardan önce; hafif çarpıntı, ellerde soğuma, ağızda kuruma ve göğsünün içinde hafif bir kabarma hissi sıklıkla olabilir. Sınava odaklanmanızı, başarılı olmanıza yardımcı olan bu hafif stres, sağlıklı ve normaldir.

Sınava hazırlanırken, sınav öncesinde ve sınav anında çeşitli belirtiler ortaya çıkabilir. Özellikle sınavla ilgili yorumlar yapan iç sesimizin olumlu ve destekleyici olmaması, çeşitli kaygı belirtilerini oluşturması yanında, sınavda konsantrasyon ve dikkat sorunlarına da yol açabilir.

Kaygının en sık dışa vuran belirtileri, kalbin hızlı çarpması, midenin kasılması, ellerde titreme, soğuma, terleme, nefes yetersizliği, karın ağrısı, sık idrara gitme, bulantı, bayılacakmış gibi hissetme, ayaklarının bağının çözülmesi, ağlama hissi, panikleme, yerinde duramama, bir ses çıkarma, tırnak yeme ve sallanmadır.

Duygusal olarak bazen hiç bir korku hissetmeyip, “Sanki sınava girmeyeceğim, aklımda hiçbir şey yok bütün bilgilerimi unuttum, tüm yıl ne çalıştım ki, yapamayacağım, kesin bir aksilik olacak, diğerleri daha bilgili duruyor, sorular çok zor olacak, rezil olacağım, şu an bir an önce geçsin, keşke buradan kaçabilsem…” gibi düşünceler aklı kurcalayabilir.

-Sınavın ölüm kalım meselesi, ciddi bir varoluş meselesi olarak görülmesi
-Ailenin ve çevrenin beklentisinin çok yüksek olması,
-Kazanamazsa alay edilme, mahcubiyet, dışlanma riski söz konusu olması,
Ailede ve kendisinde panik atak veya çeşitli, korkular, evhamlılık öyküsü bulunması,
-”Sen akıllısın, çalışkansın, sana güveniyorum.” sözü altında eziliyorsa (Okul ve dershanede derece yapan başarılı öğrencilik geçmişi olanlarda sıklıkla görülebilmektedir.)
-”Senin bir yer kazanacağın yok, herkes senden daha iyi” deniliyorsa,
-Bu sınavın son hakkı olduğunun ifade, edildiği durumlarda sınav kaygısı artar.

OLUMLU DÜŞÜNYEYE ÇALIŞIN
Düşünce olarak kendine güvenmeyi, neleri bilip neleri bilmediğine hakim olan bir genç; “Elinden geleni yapacağım, tabii ki kazanmak istiyorum, bu sınav bir fırsat ama hayatımın amacı değil, sadece ona ulaşmak için bir araç. Bu sınav sadece akademik bilgimi ölçüyor, yeteneklerimi, kişiliğimi, tutkularımı ve becerilerimi değerlendirmiyor. Bu yıl istediğim sonucu alamazsam seneye tekrar hazırlanabilirim,” şeklinde düşünmelidir.

GEVŞEME EGZERSİZLERİ ÖNEMLİ
Genel prensip, doğru nefes alıp, nefesi tutarak oksijen-karbondioksit oranını kontrol etmek, kasları gevşetmek, nefesi ve kalbi yavaşlatarak alarm durumunu düzeltmeyi hedefler. Gevşeme ve nefes ayarlama çalışmasına paralel olumlu düşüncelerle ilgili bilişsel şartlanmalar, düşünce şemaları da doğru bir şekilde düzenlenir.

SINAV GÜNÜ EN SEVDİĞİNİZ VE RAHAT KIYAFETİ GİYİN
Her gencin kendini rahatlatan ve güvenini artıran bir imgesi, yaptığı şey vardır. Yüzlerini yıkarken, sevdiği giysileri giyinirken, sakin olmalı, kendini rahatlatan düşünce, resim, müzik, bir anı o genç için bu imaj neyse ona odaklanmalı ve olumlu düşünmeye çalışmalıdır. Tersine kendini geren şeylerden uzaklaşmalıdır. Panik halde son bir konuya, özetlere bakmak bazılarını kötü etkilerken, bazılarını da rahatlamakta, yedek bir güç gibi özetlerini yolda yanında tutmayı sevmektedir. O nedenle kendi tarz ve düşünce şemalarınızı tanımak, kendinizi rahatlatan şeyleri bulmak için, deneme sınavlarını yapmak, gerçek sınav olacakmış gibi imajine etmek gerekir.

ÇOCUĞUNUZDA GERGİNLİK YAPACAK YASAKLI CÜMLELER
Kaygı bulaşıcıdır, ailenin kendini gevşetmesi gerekir. Gencin sık sık kendini dinlemesine sebep olacak şekilde; “İyi misin, şunu ister misin, seni seviyoruz, sana güveniyoruz, heyecanlanma, korkma, kazanmazsan da bir şey olmaz, kazanırsan sana şunu alacağım” gibi aşırı gerecek konuşmalardan kaçınmalıdır. Sakin, doğal, her sabahkine yakın bir sohbet ve kahvaltı yapmak, Mümkünse sınava kadar gence eşlik etmek, trafik veya yetişememeyle ilgili panik yapmamak gerekir. Bu arada gence elinden geleni yaptığı, deneme sınavı veya bir başka sınavdan farklı olmadığını hissettirmek gerekir. Aileler sınava ne kadar çok özellik ve önem yüklerlerse çocuğun kaygısı da o kadar çok olacaktır.

Yine de kaygı hastalık boyutuna yaklaşıyorsa bir çocuk ve ergen psikiyatristinden, bu konuda çalışan bir psikologdan, pedagog veya öğretmenden yardım alınması gerekir. Bu çocuğunuzun kendine güvenini olumsuz etkilemez, çünkü kaygılanmak güçsüzlük değildir.

Sınav öncesi belirtiler: Uykusuzluk ve kabuslar, gerginlik, sinirlilik, karamsarlık, olumsuz düşünceler, çarpıntı, korku, terleme, baş ağrısı, mide bulantısı, iştahsızlık, sık tuvalete gitme, nefes aşlığı, dolaşma isteği, çalışamama, erteleme, sıkıntı.

Sınav sırasında: Dikkati toplamada güçlük, sınava başlamada, soruları anlamada zorluk, bildiği konuda emin olamama, aşırı kararsızlık, öfke, düşünememe, kötü sınav geçirdiğine inanma, sürenin yetmeyeceği düşüncesi, zor ve uzun sorularda paniğe kapılma, sorularla kavga edip, oyalanma, soru kaydırma,yazıları bulanık, görme, kafasının durduğu hissi.

Sınavdaki Olumsuz Ses:
-
Bu soruyu bile yapamadın.
-Herkes bu bölümü bitirdi, sen hala bitiremedin.
-Zaman daralıyor, acele etmelisin.
-Sorular hiç beklemediğin gibi, çok zor.
-Sınav bitse de kurtulsan.
-Bu gidişle asla kazanamayacaksın.

SINAV ÖNCESİNDE BU ÖNERİLERE KULAK VERİN
Huzurlu ve sakin bir ev ortamı hazırlayın.
Eleştiri ve emir verici ifadeler yerine espri ve yardım olucu yaklaşın.
-Çocuğunuzun yeteneklerini ve bilgi seviyesini iyi tanıyın.
-Çalışma ve öğrenme tarzını çocuğunuz ve aile bilmelidir.
-Dinleyerek, çizerek, izleyerek nasıl öğreniyor bakın, zamanı ve mekanı kullanmada destek olun. Zaman çalıcılar, tv, bilgisayar, telefon, oyunların kullanımına dikkat edin.
-Çözdüğü soru adedine takılmak yerine, çözme tekniğine ve yapamadığı sorulara odaklarının.
-Kıyaslamayın ve yermeyin, o da sizi kıyaslar ve beğenmezse ağırınıza gider..
-Genelleme yapmadan, hatalarını ve eksiklerini bulması için ona fırsat tanıyın, sorununu kendi tanımlasın, kendi çözmek için sizden yardım istesin, yoksa SBS ye siz hazırlanırsınız.
-Umutsuzluk ve öğrenmekten nefret aşamasına gelmeyin. Bunalınca beraber yemek yapın, pazara gidin, araba yıkayın….
-Her tv izlerken görünce söylenmeyin, program aralarında tv’yi kapatın.
-Ondan gurur duyduğunuzu, onu önemsediğinizi hissettirin.
-Çocuğunuzu üçüncü kişilere şikayet etmeyin, başkasının yanında eleştirmeyin.
-Sınavları çok iyi olsa bile bu konuda aşırı övme ve memnuniyet göstermeyin
-Her zamanki kadar yemek, uyku ve sağlığı ile ilgilenin.”

Takıntılı Biriyle Yaşamak Nasıl Bir Duygu

takintilar

Aldatılma, simetri, kontrol, dini, cinsel, büyüsel ve temizlik gibi takıntılar kuşkusuz kişinin hayatını zorlaştırıyor. Peki takıntılı biriyle yaşayanlar bu durumdan nasıl etkileniyor?

ntvmsnbc
Güncelleme: 17:26 TSİ 06 Mayıs. 2010 Perşembe

İSTANBUL – Kişinin doğru ve mantıklı olmadığını bilmesine rağmen aklından atamadığı düşünceler takıntı, yani obsesyon olarak tanımlanıyor. Takıntı, kişinin kaldıramayacağı kadar yoğun bir acı yaşaması sonucu ortaya çıkabiliyor. Kişiyi üzecek, acı verecek ve mutsuz edecek durumlarla karşı karşıya gelmek takıntıyı tetikleyebiliyor.

Uzman Psikolog Alanur Özalp’a göre, bir düşüncenin ‘takıntı’ şeklinde tanımlanması için bazı şartların olması gerekiyor.

“Tekrarlayıcı ise, bazı açıklayıcı bilgiler almasına rağmen, aynı düşünce yeniden kişinin aklına geliyorsa, kişi bu düşüncenin mantıksız olduğunu biliyorsa, zamanla sayısı artıyor, nesnesi değişiyor ve çoğalıyorsa bu takıntıdır. Örneğin, otobüse binemeyen bir kişi, bir süre sonra taksiye de binemez, bir süre daha geçtikten sonra ise hiçbir taşıtı kullanamaz hale gelebilir.”

Cinsel takıntıların insanları çok rahatsız eden ve korkutan takıntıların başında geldiğini belirten Özalp, toplumda en çok görülen takıntıları şöyle sıralıyor:

ALDATILMA TAKINTISI SIK GÖRÜLÜYOR
“Türk toplumunda özellikle son yıllarda dini takıntıların daha ön plana çıktığını ve sayı olarak arttığını görüyoruz. ‘Hastalık veya kötü bir şey olacak’ korkularını içeren takıntılar, ‘ocağı kapattım mı, ütüyü fişten çektim mi, kapıyı kilitledim mi?’ gibi kontrol takıntıları ile temizlik takıntısı de en fazla görülenlerdir. Örneğin, ‘ocağı kapattım mı’ takıntısı bir süre sonra, ‘kapıyı kapattım mı, pencereleri kapattım mı, muslukları kapattım mı, evdeki evcil hayvanları dışarı çıkardım mı, arabayı kilitledim mi, alarmı kurdum mu, ehliyetimi yanıma aldım mı, televizyonu açık unuttum mu, kombiyi kapattım mı?’ gibi daha fazla çeşitlendirilebilecek takıntılara dönüşebilir.”

Takıntılar kişinin hem özel hem de sosyal hayatını önemli derecede zorlaştırıyor. Takıntılı kişinin yaşadığı sorun ve zorluklar, çevredekilerin hayatını da ciddi şekilde etkiliyor. Bu durumun bireyi mutsuz ederek, yaşamına sınırlar koyduğunu söyleyen Alanur Özalp, takıntıların neden olduğu tabloyu şöyle anlatıyor.

KİŞİ, TAKINTISINDAN BAŞKA BİR ŞEY DÜŞÜNEMEZ
“Takıntılar, zaten kişinin kendisini kötü hissetmesine sebep olur. Kişi, sürekli takıntısını düşünmekten başka şey düşünemez olur. Doğal olarak, yapması gereken işleri yapamaz. Örneğin, beden temizliği, yemek yemek, hatta su içmek gibi… Takıntılar, bireyin nefes almasını bile engeller, böyle vakalar olduğunu biliyoruz. Bu sıkıntıyı yaşayan kişiler, hastalığı değerlendirirken, ‘yaşarken ölmek’ tabirini, bazen de ‘kendi kendini hapse atmak’ tabirini kullanırlar. Bunların hepsi doğrudur. Kişi yaşamdan tat almaz. Kendini çok fazla hırpalar, yorar. Sayı ile yaptığı kompülsiyonlar o kadar fazlalaşır ki artık doğal yaşam sürecini sürdüremeyecek hale gelebilir.

OBSESYONLAR SABUN KÖPÜĞÜ GİBİDİR
Örneğin; kişi uçağa, gemiye, otobüse binemez. Zamanla evinden, hatta yatağından çıkamaz hale gelebilir. Bu rahatsızlıktaki en önemli kaygı, obsesyonların hızlı şekilde, sabun köpüğü tabirine uygun olarak artmasıdır. İkincisi ise obsesyonlar sürekli olarak obje değiştirerek kişiyi daha fazla sıkıntıya sokar. Bir başka önemli nokta ise obsesyondaki kişi, bu durumu mantıksız olarak kabul ettiğinden saklamak için büyük bir enerji ve dikkat sarfeder, kendisini daha fazla hırpalar, sıkıntıya sokar, mutsuz eder ve yaşamdan tat alamaz hale getirir.

ÇEVREDEKİLERİN HAYATINI DA ZİNDAN EDER
Çevresindeki kişiler ise bazen takıntısı olan kişiden daha fazla sıkıntı yaşarlar. Onu memnun etmek, durdurmak, değiştirmek elde değildir. Bu durumun, tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu takıntılı bireye anlatmak çok zor, bazen de imkansızdır.

Örneğin, temizlik takıntılarında kişi temizliğin zaten iyi birşey olduğunu düşünür ve savunur. ‘Elimi 20-30 kere yıkamanın ne zararı olabilir?’ diye düşünür. Bir yandan da bu durumun hiç de uygun olmadığını bilir. Ama kendini bu eylemden alamaz. Dışardaki kişilere ve özellikle de yakın çevresine bunu açıklayamaz, açıklayamadığı için saklama ve gizleme yoluna gider ve çevresindeki insanları kızdırır, rahatsız eder, paniğe sokar ve onları da çaresiz bırakır.

Takıntılı birey, çevresindekilerden de kendisi gibi belli hareketleri yapmalarını ister, onları zorlar, hatta tehdit eder. Bu hareketleri yapmıyorlarsa onlardan uzaklaşır, onların hayatını da zindan eder. Böyle bir kişiyle yaşamak çok zordur. Bu kişinin çevresindekiler, kendilerine baskı kurmaması için her istediğini yaparlar. Onun istediği şeyler tamamıyla mantıksız olsa bile seslerini çıkarmazlar, bunu çaresiz ve çözümsüz bir durum olarak kabul ederler.”

KADINLARDA DAHA FAZLA GÖRÜLÜYOR
Takıntılar tek başına bir hastalık olarak tanımlanmıyor. Özalp, kadınlarda daha fazla görülen takıntının hastalık grubuna girmesi için gereken şartları ise şöyle açıklıyor:

“Hayatımızda pek çok takıntı var. Biz bunlara hastalık demiyoruz. Takıntıların hastalık haline gelebilmesi için bütün düşüncemizi kaplaması ve aynı zamanda kompülsiyonlarının da olması gerekiyor. Obsesyonların kadınlarda daha fazla görüldüğü istatistiklerle de sabittir. Özellikle temizlik takıntısı kadınlarda daha fazla görülür. Bu takıntının bazı meslek gruplarında da daha kolay gelişebildiğini biliyoruz. Örneğin, tıbbi laboratuvarlarda çalışan kişilerde mikrop ve hastalık takıntılarının daha kolay geliştiğini söyleyebiliriz.

HEM FİKİR HEM DE EYLEM VARSA, OBSESSİF KOMPÜLSİFDİR
Obsesyonlar kafamızdan atamadığımız saplantılı fikirlerdir. Mantıksız olduğunu bilmemize rağmen bu fikirler bizi sıkıntıya sokar ve zorlarlar. Bu fikirlere, ‘zorlantı fikir’ de denir. Kişi bu fikirleri uygulamaya soktuğu andan itibaren kompülsiyon kısmı başlar. Yani kişi ellerinin kirli olduğunu düşünür, defalarca yıkar ama hala temiz olmadığını düşünür. Önce 3 defa, sonra 33 defa, sonra 333 defa yıkar. Bu yıkamayı tamamladığı andan itibaren bile hala ellerinin kirli olduğunu düşünmektedir.”

ÇOCUĞUNUZUN DAVRANIŞLARINA DİKKAT EDİN
Takıntılardan tamamen kurtulmanın mümkün olduğunu belirten Özalp, birçok sorunda olduğu gibi takıntılarda da erken müdahelenin önemine değiniyor, takıntıların genetik geçişli olabileceğini belirterek küçük çocukların davranışlarına dikkat çekiyor.

“Çok küçük yaşlardaki çocuklarda da takıntılar görülebilir. Müdahele edilmezse bu takıntılar artarak ve nesnesi değişerek ileriki yıllarda devam eder. Böyle durumlarda, ‘Çocuk küçük, tedaviye ne gerek var’ diye düşünmemek, fark eder etmez psikolojik yardım almak gerekir. Bu alanda en son kullanılan teknik EMDR uygulamasıdır. Bu uygulama obsesyonlarda çok hızlı, kesin ve başarılı sonuçlar doğurabilmektedir. Tekniğin ucuz ve pratik olması, ayrıca hızlı sonuç vermesi takıntılı bireyler açısından çok önemlidir.

GEÇ KALINMAZSA TEDAVİ EDİLEBİLİR
Kişilerin psikolojik yardım almada gecikmemeleri gerekir. Çünkü uzun süre bir takıntı ile yaşayanların takıntılarından kurtulmaları gittikçe zorlaşır. Takıntılar anneden çocuğa veya babadan çocuğa geçebilir, obsesyon konusunda irsiyet faktörünün etkisi her zaman vurgulanmıştır. Yatkın kişilik özellikleri, obsesyonu kendisine doğru çeker.

Pek çok kişi obsesyon tedavisinin olmadığını düşünür. Hatta obsesif olan kişiler bile böyle düşünerek kendilerini rahatlatmaya çalışırlar. Bireyin yakın çevresindekilerin bu konuda dikkatli olması, ilk belirtileri hızla fark etmesi, zaman kaybetmeden psikolojik desteğin devreye sokulması tedavinin başarısı açısından çok önemlidir. İşin başında fark edilirse daha hızlı ve daha kolay tedavi edilebilir. Takıntıların tedavi edilebilir olduğunun unutulmaması gerekir. Özellikle çevredekilerin tedaviye ihtiyacı olan kişiye doğru yaklaşımları, bir psikologla görüşüp sorun hakkında bilgi almaları, tedaviye adım atmak yönünde büyük önem taşır.”

100 Çocuktan 33′ü İstismara Uğruyor

cocuk

Türkiye Psikiyatri Derneği’nden yapılan açıklamada, Siirt’teki tecavüz olayına değinildi, ‘Bedeni ve ruhu örselenmiş bir çocuğun geleceği de yaralıdır’ denildi.

ntvmsnbc
Güncelleme: 15:20 TSİ 23 Nisan. 2010 Cuma

İSTANBUL – Türkiye Psikiyatri Derneği Yönetim Kurulu adına Yard. Doç. Dr. Ayşe Devrim Başterzi ve Adli Tıp Uzmanları Derneği adına Doç. Dr. Halis Doksöz’ün yaptığı yazılı açıklamada, Siirt’te ortaya çıkan tecavüz olayının kamuoyu vicdanında derin yaralar açtığına değinildi. Çocuk istismar ve ihmallerinin toplumumuzda örtük kalmış çok ciddi bir olgu olduğu bildirilerek, istismarı ve tecavüzü önlemeye, ortadan kaldırmaya yönelik önlemlerin yaşama geçirilmesi gerektiğinin altı bir kez daha çizildi.

“Bu üzücü olay çocuk istismar ve ihmalinin toplumumuzda ne denli ciddi ve o denli örtük kalmış bir olgu olduğunu, istismarı önlemeye, ortadan kaldırmaya yönelik önlemleri yaşama geçirmenin ne denli yaşamsal olduğunu bir kez daha göstermiştir” denildi.

Açıklamada, tüm dünyada ihmale, şiddete uğrayan, ticari ve cinsel sömürünün nesnesi olan alkol ve madde kullanan çocuk sayısının giderek arttığı, bir milyar çocuğun sağlıklı ev ortamından uzakta büyüdüğü belirtiliyor.

Türkiye’de 16.000 çocuk üzerinde yapılan bir çalışma, herhangi bir istismar biçimine maruz kalma oranının yüzde 33 olduğunu gösteriyor. Bu durumun sebepleri arasında ise yoksulluk, işsizlik, sosyal desteğin olmaması veya zayıf olması, aile içinde geçimsizlik ve şiddetin varlığı, evde çok sayıda çocuk olması gibi etkenler sıralanıyor.

EN ÇOK KIZ ÇOCUKLARI İSTİSMAR EDİLİYOR
“Türkiye’nin aile ve çocuk merkezli insani gelişme ve refah göstergeleri dünya ortalamasının çok altındadır. Korunmaya muhtaç çocuklar için koruyucu, önleyici ve destekleyici projeler geliştirilememiş ve yaşama geçirilememiştir” denilen açıklamada şu ifadelere yer veriliyor:

“Son 5 yılda çocuklara yönelik başta ekonomik istismar olmak üzere çocuk ihmali ve istismarının yaygınlığı giderek artmıştır. Fiziksel ve cinsel istismar olgularında da belirgin artış gözlenmektedir. Çocukların cinsel istismarı genellikle 8-12 yaş arasında yoğunluk göstermektedir. Cinsel istismara uğrayanların yüzde 60-70’ini kız çocukları oluşturmaktadır. 2000-2001 yıllarında Adli Tıp Kurumu İstanbul Merkezde yapılan bir çalışmada 1455 cinsel saldırıya uğramış çocuk olgunun 1236’sının kız ve sıklıkla 7-11 yaş grubunda oldukları görülmüştür. Çocukların maruz kaldığı istismar ve ihmal ciddi ve kalıcı ruhsal sorunlar yaşamasına, kişilik gelişimlerinin bozulmasına yol açmaktadır. Cinsel istismar ve sömürü, fiziki sağlık yanında çocuğun ruhsal, duygusal, toplumsal yaşamı üzerinde kalıcı, derin ve yaşam boyu sürecek izler bırakacaktır. Bu sömürüye maruz kaldığı yaş ve gelişim dönemine göre farklılık gösteren karmaşık ruhsal tepkiler ortaya çıkacaktır.”
Açıklamada, Türkiye’nin, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde kabul edilen Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye ilk imza atan ülkelerden biri olduğu hatırlatılıyor ve sözleşmede yer alan şartlara vurgu yapılıyor:

“Bu sözleşmeye taraf devletlerin, çocuğun ana-babasının ya da onlardan yalnızca birinin, yasal vasi veya vasilerinin ya da bakımını üstlenen herhangi bir kişinin yanında iken bedensel veya zihinsel saldırı, şiddet veya suistimale, ihmal ya da ihmalkâr muameleye, cinsel saldırı dahil her türlü istismar ve kötü muameleye karşı korunması için; yasal, idari, toplumsal, eğitsel bütün önlemleri alırlar. Bu tür koruyucu önlemler; burada tanımlanmış olan çocuklara kötü muamele olaylarının önlenmesi, belirlenmesi, bildirilmesi, yetkili makama havale edilmesi, soruşturulması, tedavisi ve izlenmesi için gerekli başlıca yöntemleri ve uygun olduğu takdirde adliyenin işe el koyması olduğu kadar durumun gereklerine göre çocuğa ve onun bakımını üstlenen kişilere, gereken desteği saklamak amacı ile sosyal programların düzenlenmesi için etkin yöntemleri de içermelidir.”

NELER YAPILABİLİR?
Açıklamada, Türkiye Psikiyatri Derneği ve Adli Tıp Uzmanları Derneği’nin önerileri ise şöyle sıralanıyor:

“1. Cinsel istismar olgularının yargıya çok az yansıdığı göz önüne alınarak mevcut durumun ne olduğu konusunda kapsamlı araştırmalar yapılmalı, yargıya yansıyan veriler sistematik şekilde yayınlanmalıdır

2. Basın ve Medya, cinsel istismar olguları ile ilgili bilgileri yayınlarken saldırıya uğrayan kişinin kimlik bilgilerinin, görüntülerinin ve kimliğini ortaya çıkarabilecek diğer bilgilerin gizli kalmasına özen göstermelidir.

3. Türkiye’de sosyal devlete olan gereksinim her geçen gün daha da artmaktadır. Bu sorunun ortadan kaldırılmasında ve önlenmesinde yönetimlere, ilgili tüm kurum ve kuruluşlara, sivil toplum örgütlerine önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir. Tüm biçimleriyle istismarı önlemek öncelikle, olumlu bir anlam yüklenerek topluma sunulan, fakat dikkatli incelendiğinde sağlığın bir hak olmaktan çıkarıldığı, kamusal niteliğinden arındırıldığı, üzerinde ticaret yapılan bir ticari nesneye dönüştürüldüğü, bedeni ve ruhuyla insanın ve insana ait tüm değerlerin alınıp satılan bir eşyaya indirgendiği hem sağlıkta hem de diğer alanlardaki “dönüşüm” programlarının acilen durdurulmasını da gerektirmektedir.

4. Çocuk hakları sözleşmesini imzalayan ülkemizin artık sözleşme gereği Türk Ceza Yasası’nda gerekli düzenlemeleri acil olarak gerçekleştirerek bu yasayı çocuğun yüksek yararı doğrultusunda hızla hayata geçirmelidir.

5. Tüm yönleriyle çocuk istismarı ve yarattığı ruhsal sonuçlar toplumun ve ülkeyi yönetenlerin sürekli olarak önemli gündem maddelerinden birisi olmalıdır. Devlet çocukların sağlıklı ruhsal gelişimlerini sağlayacak bir aile ve yaşam ortamı sağlamak, bunu engelleyen sosyal, kültürel ve ekonomik koşulları ortadan kaldırmak, buna yönelik çocuk politikaları geliştirmeye katkıda bulunmak, elverişsiz koşullarda yaşamını sürdürmek zorundan kalan çocukların istismar kurbanı olmalarını önlemek, gereğinde onları koruma altına almak ve rehabilite etmek, bunun yanında çocukların ve erişkinlerin sağlık sisteminden tamamen ücretsiz yararlanmalarını sağlayan ve kolaylaştıran koruyucu sağlık uygulamalarını geliştirmek için gereken yasal ve idari düzenlemeleri yapmak zorundadır.

Türkiye Psikiyatri Derneği ve Adli Tıp Uzmanları Derneği bu önemli konuda kamuoyunu, devletin ilgili kurumlarını bilgilendirme, bilinçlendirme ve duyarlı kılma konusunda üzerine düşen görevleri yerine getirmeye hazırdır. Tüm kamu kurumlarını ve ilişkili sivil toplum örgütlerini çocuk haklarının korunması ve iyileştirilmesi için göreve çağırmaktadır.”

TPD:Yaraları Sarmaya Hazırız

standard

Türkiye Psikiyatri Derneği, Zonguldak’taki maden kazasında yaralananlar ile yaşamını yitirenlerin yakınlarına ruhsal destek sağlayacağını bildirdi.

İSTANBUL – Maden kazasında yaralananlar ile yaşamını yitirenlerin yakınlarının, önemli ruhsal sorunlar açısından risk altında olduklarını belirten Türkiye Psikiyatri Derneği Dış ilişkiler Sekreteri Dr. Halis Ulaş, dernek adına açıklama yaptı.

Türkiye’de 6 ayda önce Bursa’da 19, sonra Balıkesir’de 13 kişinin, son olarak da Zonguldak’ta 30 maden işçinin hayatını kaybettiğini belirten Dr. Ulaş şunları söyledi:

“Türkiye Taş Kömürü İşletmelerinin (TTK) rakamlarına göre 1955 yılından beri 2 bin 687 maden işçisi hayatını kaybetmiştir ve on binlerce işçi de yaralanmıştır. Yıllardır grizu patlamaları ve göçükler sonucu binlerce insanımız maden ocaklarının derinliklerinde can vermiştir ve vermeye de devam etmektedir. Daha önceki maden kazalarının ortaya çıkmasında yeterli denetimin yapılmamasının ve gerekli güvenlik önlemlerinin alınmamasının önemli rol oynadığı göz önüne alındığında; son maden kazasının sebepleri arasında da yetersiz denetim ve güvenlik önlemlerinin rol oynayabileceği akla gelmektedir.

TTB Çalışan Sağlığı Etik Bildirgesi’nde; ‘Çalışma hakkı en temel insan haklarından biridir. Bu hak tek başına bir anlam ifade etmeyeceği gibi, diğer temel haklardan olan yaşam hakkının özünü ihlal etmeyen sağlıklı ve güvenli bir iş ortamlarının sağlanmasıyla mümkün kılınabilir. Sağlıklı ve güvenli ortamlarda yaşamak her bireyin temel hakkı olduğuna göre çalışma hakkının kullanımı sırasında işyerlerinin, çalışanların beden bütünlüğünü ve sağlığını bozacak etmenlerden arındırılması esastır. Bu nedenle çalışanların sağlığının korunması kamusal bir alandır ve kamusal bir örgütlenme modeliyle bu alanın yapılandırılması gerekmektedir. Çalışanların sağlık ve güvenliğinden devlet asli sorumludur. İş yaşamında devlet, çalışanlar, işverenler ve sendikalar ile birlikte işyeri hekimleri – iş güvenliği mühendisleri ve onların meslek örgütleri bu alanın sosyal taraflarıdır’ şeklinde belirtilmektedir.”

HER GÜN 6 BİN İŞÇİ HAYATINI KAYBEDİYOR
Önlem alındığı takdirde iş kazalarını engellemenin mümkün olacağını, buna rağmen, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)’nun 2009 yılında yaptığı açıklamalara göre, dünyada her yıl 270 milyon iş kazasının meydana geldiğini söyleyen Dr. Ulaş, şöyle devam etti:

“Her 15 saniyede bir işçi yaralanmakta ve her gün yaklaşık 6 bin 300 kişi iş kazası veya meslek hastalıkları nedeniyle yaşamını yitirmektedir. Türkiye Maden İşçileri Sendikası’nın 2010 yılı Mart ayı’nda TBMM’ne sundukları raporda Türkiye iş kazalarında yılda 80 bin kaza ve 1600 ölümle Avrupa birincisi ve dünya üçüncüsüdür.”

EN ÇOK STRES BOZUKLUĞU VE DEPRESYON GÖRÜLÜYOR
Ulaş, iş kazalarının, hem yaralananlar hem de yaralanan ve yaşamını yitirenlerin yakınlarında önemli ruhsal sorunlara neden olabildiğine dikkati çekerek, şunları kaydetti:

“Özellikle iş kazalarından yaralı kurtulan bireylerde Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) ve Majör Depresyon (MD) en sık karşılaşılan sorunlardır. TSSB’nin başlıca özelliği, gerçek bir ölüm ya da ölüm tehdidi, ağır bir yaralanma ya da kişinin fizik bütünlüğüne bir tehdit olayını yaşama ya da başka bir kişinin ölümüne ya da ölüm tehdidi altında kalmasına tanıklık etme ya da ailesinden birinin ya da başka bir yakınının beklenmedik ölümünü, öldürülmesini öğrenmesi gibi ağır bir psikososyal travma sonrasında ortaya çıkan birtakım özgül ruhsal belirtiler kümesi olarak tanımlanabilir.

Depresyon ise en az 2 hafta süresince çökkün bir duygudurum ve/veya neredeyse bütün etkinliklere karşı ilgi kaybının olduğu bir dönemdir. Bu dönemde ayrıca iştah ve uykuda değişiklikler, enerji azalması, değersizlik ya da suçluluk duyguları, dikkatini yoğunlaştırmada ve karar vermede güçlük, intihar düşünceleri ya da girişimi gibi belirtiler de yer almaktadır.”
DERNEK OLARAK YARDIMA HAZIRIZ

İş kazalarının önlenmesi için öncelikle İş Yasası’nın değiştirilmesi gerektiğini ifade eden Dr. Ulaş, ”Esnek ve kuralsız çalışma engellenmeli, işçiyi başka işverenlere kiralamayı, taşeronlaştırmayı yasal hale getiren, kıdem tazminatlarını, fazla mesai ücretlerini, sendikal hak ve yetkileri kısıtlayan bu yasa yerine, konunun tüm taraflarının katılımı ile demokratik bir yasa çıkarılmalıdır. Tüm çalışanlara iş güvencesi sağlanmalı, kaçak işçilik önlenerek kayıtlı hale getirilmeli, sosyal güvence altına alınmalıdır” diye konuştu.

Dr. Halis Ulaş, “Türkiye Psikiyatri Derneği olarak Zonguldak’taki maden kazasından etkilenen insanlarımıza gerekli ruhsal desteği sağlama konusunda yardıma hazır olduğumuzu belirtiriz” dedi.

Depresyon Kadını Daha Çok Etkiliyor

ergenlik

Biyolojik yapı, sorunlarla başa çıkma yolları, toplumsal, kültürel ve ruhsal özellikler ile cinsel kimlik rolü kadını depresyona daha yatkın kılıyor.

ntvmsnbc
Güncelleme: 09:26 TSİ 09 Nisan. 2010 Cuma

İSTANBUL – Depresyonun tüm toplumlarda kadınlarda daha sık görüldüğünü söyleyen Psikiyatri Uzmanı Dr. Dilara Karahan, “Şikayeti olan kadınlar, sorunlarına çözüm bulmak için uzman birine başvurma eğilimi içindedirler. Erkekler ise yardım konusunda daha isteksiz olurlar ve genellikle alkole başvurarak sorunu çözme eğilimi yüksektir” diye konuşuyor.

“Yapılan çalışmalar, kadında ebeveynlikle ilgili olayların ve ilişki sorunlarının ruhsal durum üzerindeki etkisinin, erkeklerden daha yüksek olarak göstermiştir” diyen Karahan, kadınların en özel dönemlerinden olan hamilelik sürecinde yaşanan depresyon hakkında şunları söyledi:

“Ebeveynliğin başlangıç dönemi olan hamilelik ve sonrasındaki annelik sorumluluğu oldukça uzun bir dönemdir. Hamilelik döneminde genel inanç, bu dönemin duygusal açıdan son derece rahat bir dönem olduğudur. Fakat yaşanan hormonal değişiklikler, sorumlulukların artması, bedensel değişimler bazı gebe kadınları olumsuz etkilemekte ve depresyona zemin hazırlamaktadır.
Depresyonun, genel olarak 25-44 yaş arasında artış oranı yüksektir. Daha önce depresyon geçiren kadınların, hamilelik dönemi yaşarken tekrar depresyona girme oranı yüksektir.

HAMİLELİK BELİRTİLERİ İLE DEPRESYON BELİRTİLERİ KARIŞABİLİR
Gebelikte, zaman zaman gebeliğin belirtileri ile depresyon belirtisi birbirine karışabilir. Gebelikte; uyku değişikliği, iştah değişikliği, kilo kaybı, yorgunluk, duygusallık gibi değişimlere sık rastlanır. Depresyonda da buna benzer belirtiler vardır. Bu sebeple, hamilelik döneminde depresyon tanısı koymak oldukça zordur. Genel olarak hamilelikte depresyon kadının gebelik haberini aldıktan sonraki 3 ay içinde çok daha sıklıkla görülür.Bu sebeple, ilgili kişinin çevresi tarafından bu dönemde iyi gözlemlenmesi gerekir.

Bu durumun depresyon olarak algılanabilmesi için bu kişilerde duygudurum değişimlerine bakılır. Kadın, 15 gün ve üstü zamanda büyük bir karamsarlık içinde olur, isteksizdir, hayattan zevk almaz, suçluluk ve yetersizlik duygusu yaşar ve şiddetli sıkıntı hali içindedir. Kadında özellikle, taşıdığı bebekle ilgili kaygılar oluşur. Bunun yanısıra hamile kadınların, yüzde 64’ünün vücudunun farklı bölgelerinde, nedeni belirsiz homatik ağrılar görülür. Baş ağrısı, mide ağrısı ve karın ağrısı gibi belirtiler gebelik depresyonu içinde sıkça görülür.

Gebelik döneminde, kadınların yüzde 40’ından fazlasında ölüm yani kendine zarar verme düşüncesi belirebiliyor. Bu kişiler, intihara eğilimlidir. Bunun yanı sıra bebeği kaybetme düşüncesi, bebeğin sağlığı ile ilgili kaygılar, daha önce mevcut düşüklerin tekrarlanması düşüncesi, ani ilişki problemleri, çiftin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik durum, iş kaybı gibi endişeler depresyon döneminde kadını oldukça zorlar.

ALKOL VE SİGARA DEPRESYON RİSKİNİ ARTIRIYOR
Hamilelik döneminde, alkol ve sigara kullanımı, kadının depresyona girme ihtimalini artırır. Genel olarak bakıldığında hamilelik depresyonuna, hamilelik sonrası depresyondan daha az rastlanır. Hamilelik dönemindeki depresyon tedavisi, uzman bir psikiyatrist desteği ile kolaylıkla yapılmakta ve kadının sağlıklı bir gebelik ve annelik dönemi geçirmesi sağlanabilmektedir. Bu konuda, uzman psikiyatrisin yapacağı tespitle, hem ilaç hem de terapi ile tedavi yönetilebilir. Hamilelik döneminde kullanılan olan ilaçlar, gebe kadını zaman zaman endişelendirmektedir. Ancak bugün bu dönemde kullandığımız özel ilaçlar bulunmaktadır. Bunlar, hamilelik döneminde anne ve bebeğe tehlike yaratmaz ve gebe kadının ruhsal dünyasında ona rahatlık sağlayarak mutlu bir hamilelik dönemi geçirmesini sağlar.

Hamilelikte, depresyonun tedavisi yapılmaz ise gebenin yaşadığı sıkıntılar ile bebeğini kaybetme ihtimali artar. Bunun yanı sıra kadının yaşadığı duygudurum değişimleri ile hem kendi iç dünyasında hem de aile yaşamında ciddi sıkıntılar oluşabilir.”