0 okunma

Gelişmişlik İlüzyonu

Bu günlerde insanların gelişmişliği ve ilkelliği üzerine derin söyleşilere giriyorum. İçinde bol sorular olan bir yazıyı okumak üzeresiniz. Sorgulamaya hazır olun. Eğer sorguluyorsanız bu iyi bir adım. Herkes özellikle hümanistler, insanların oldukça evrimleşmiş, gelişmiş canlılar olduğu yönünde bir sav öne sürüyor. Belki birçoğumuz bu düşünceyi taşıyoruz… Böyle bir konuyu tartışırken her insanı ilgilendiren somut örneklere gereksinim vardır.
Bu noktada kadın erkek ilişkilerine bakalım. Birçok kadın, uzun boylu güçlü erkeklerden hoşlanıyor. Erkeğin yapılı bir vücuda sahip olması, akıllı olması, daha da önemlisi karizmatik olması tercih sebebi… Parasal anlamda, güçlü erkeklere duyulan ilgi de hiç yabana atılır gibi değil.
Peki, bu istek neden birçok kadında, farklı zaman dilimlerinde de aynı çerçevede kendisini gösteriyor? Eğer gelişmiş canlılarsak bu düşüncelerin de biz geliştikçe ve değiştikçe değişmesi gerekmez miydi…?
Diğer tarafta erkekler ne ister? Nasıl kadınlardan hoşlanırız?
Bunun yanıtı da çok zor değil. İnsanlık tarihi boyunca kadın hep aynı şeyi simgelendi. Eski Yunanda Helenistik döneme ait, ya da Rönesans’a ait eserlerde, Afrika da Boşiman toplumunda, hatta daha da günümüzün modern dünyasına gelelim, Playboy’un kapak kızlarında… Bunların taşıdığı belirli ortak özellikler insanların ilkelliği konusundaki savı destekliyor. Nasıl mı?
Biraz gerilere gidelim. Antik Yunanistan’a demokrasinin ilk örneklerini gördüğümüz yere. Demokrasiden sadece yetişkin erkekler yararlanıyor. Kadınlar ve köleler bunun dışında tutuluyor. Epiküryen hayat var. Epiküryen “kadını dışarıda bırakan” anlamına geliyor. Kadın ne işe mi yarıyor? Evet. Tahmininiz doğru. Kadın doğurma amaçlı kullanılıyor.
Simon de Beauvoir, ilkçağda kadının yaratık olarak görüldüğünü söyler. Muayyen günlerinde kabile dışında bir yerlerde yaşarlar. Tarlaların çevresinde, büyük göğüslere sahip olan kadınların bereket getirsin diye yürütüldüğü söylenir.. Tabi ilk başlarda bereketin sembolü olan kadın daha sonra yaratığa dönüştürülmüş. Ve kamusal yaşamdan atılmış. Geriye “er meydanı” dediğimiz şey kalmış. B. Russell ise bu dönemlerde çocuk hakkının kadında ve kadının erkek kardeşinde olduğunu söylüyor. Çiftleşmeler ayin şeklinde oluyor. Erkekler çadırlara giriyor. Kadınlar ise istedikleri çadırları seçip ilerleyen saatlerde istedikleri çadırlara giriyorlar.Ta ki gebe kalana kadar. Erkekler doğan çocukların kendilerine benzediğini fark edince çocuğu ve kadını sahipleniyor. Bu erkeklerin ilk siyasi başarısı olarak nitelenir. Feminist terminolojide “boş kabı doldurmak” diye bir deyim vardır. Yani boşalmak. O dönemdeki erkeklerin durumunu ifade eder. Ve kadını da bu durumda kap olarak nitelersek hata yapmış olmayız sanırım.
Neden tarih boyunca karsımıza çıkan ideal kadın ölçüleri büyük göğüslü?
Neden kalçaları oval ve geniş?
Neden geniş kasıklar hep estetik olarak algılanır?
Neden kadınlar hep kaslı, yapılı erkeklere yönelir ister istemez?
Neden maddi gücü yüksek erkekler kadınlarca tercih edilir?
İri ve güçlü erkeklere olan yönelmenin sebebi nedir?
Bu sorulara yanıt aramaya kalkarsak karşımıza hep aynı şey çıkacaktır… İnsanın ilkelliği
Peki nasıl? Bu sonuca nereden ulaşıyoruz? Açıklama basit.Kadının aslında sadece doğurganı makbul.Doğurgan kadının özellikleri ise aşağı yukarı aynı. Östrojenin yol açtığı değişikliklere sahip bir vücut. Yani büyük göğüsler(bebeğin emzirilmesini) geniş kasıklar(doğurganlığı) simgeliyor. Aslında vahşice çocuğumuzu en iyi şekilde doğuracak kadının arayışı içindeyiz. Birçok psikanalist büyük göğüs takıntısının annenin emildiği dönemde geliştirilen bir obsesyon olduğunu ileri sürse de, ben bunun nedeninin doğurganlığı ve emzirmenin kolaylığını simgelemesi olarak görüyorum. Peki, bu durumu kadınların erkeğe bakış açısı olarak nasıl uyarlayabiliriz? Cevabı çok basit…
Güçlü erkek, çocuğun yaşama şansını diğer tehlikelerden korunmasını sağlayacak. Güçlü erkeklerin cazip gelmesinin sebebi bu olsa gerek..Uzun ve iri olmak canlılar arasında temel güç sembolü. Bir çok hayvan kendisinden uzun olan bir başka canlıya saldırmaktan çekinir..
Sanıyorum kadınlarımızın güçlü erkekleri tercih etme sebebinin altında da benzer bir duygu söz konusu. Günümüzde parasal güç ve sosyal güç erkeğe ilkellerdeki sürü lideri statüsü kazandırmakta ve yine doğacak bebeğin aday babası bebeğin gelecekte yaşama gücünü sosyal gücüyle de desteklemiş olacaktır.. Zaten eskiden at da gücün sembolü değil miydi? Peki şimdi? Lüks arabalar, artık bir tek beygir değil gücün sembolü en az 150 beygirlik gürültülü ve pahalı arabalar. Bunlara ek olarak hala epiküryen hayattan izler taşımaktayız.
Şu anda kaç tane kadın milletvekili mecliste bizi temsil ediyor? Ve şu anda kaç tane kadın milletvekili adayı var? Oto-show stantlarındaki büyük göğüslü ablalar acaba hala bereket getirsin diye mi arabaların üstünde boy gösteriyor? Dahası da var. Dik,uzun ve sert hatlar erkekliği simgeliyor. Oval ve yumuşak hatlar ise kadınlığı. İmzadan karakter analizi yapan psikologlar (Grafologlar) bunu iyi bilirler. Sokaktaki genç erkekler acaba moda olduğu için mi saçlarına dik, keskin ve sert şekiller veriyorlar? Bu acaba inceden inceye “Ben iktidar sahibiyim benden sağlıklı çocuklarınız olur, benimle çiftleşin” mesajı mı veriyorlar? Gelişmiş özgür düşünen sizler neden büyük göğüslü kızları ve kaslı, paralı, lüx arabalı erkekleri seçtiğinizi bir daha düşünün. Bunları düşünürken üzerinizde daha evrimleşmiş koyun kılından yapılmış giysileriniz ve hayvan derisinden ayakkabılarınız da olacak elbette. İnsan içgüdü taşımaz. Refleksif ve dürtüsel hareketlere, öğrenilmiş davranışlar da eklenince bütün insan davranışı ortaya çıkar. İnsan için içgüdüsel davranış diye bir durum söz konusu değildir. Peki, bu davranışları, insanlar nereden ve nasıl kazanıyor? Acaba genetik olarak mı aktarılıyor yoksa toplumun bize içten içe fark ettirmeden öğrettiği şeyler mi? Umarım bunu bilim ilerledikçe öğreneceğiz….
Bu konudaki düşüncelerinizi bana mail yazıp paylaşırsanız sevinirim.

İntihar

İntihar davranışı bireysel ve çevresel faktörlerin etkisi ile ortaya çıkabilir. Çoğu kez birden çok faktör bir arada rol oynar. İntihar davranışı için risk oluşturan faktörlerin bir kaçının bir arada olmasının da girişimleri arttırdığı bilinmektedir.

İntihar davranışı ile ilgili yayınlar intihar ile birçok değişken arasında, ilişki tanımlamaktadırlar. Gruplandırılırsa biyolojik, psikolojik ve sosyal faktörlerin birçoğunun bir arada rol oynadığı söylenebilir. Yani intihar davranışı multifaktöryeldir.

Birey bazında nedenin kesin olarak belirlenebilmesi güç olabilir. Önceden tahmini de güçtür. İntihar düşüncelerini bu girişim için niyeti değerlendirmeye yönelik bazı ölçekler olsa bile birey bazında ele alınınca bu davranışın ne zaman kimde ortaya çıkabileceğini söylemeye imkan yoktur.

Yıllar boyu niyetin ardından hiç bir girişim söz konusu olmayabileceği gibi bazen hiç beklenmedik bir anda tepkisel tarzda girişim de görülebilir.

İntihar davranışı stres yaratan yaşam koşullarına, ikili ilişkilerde kayıplara ya da başarısızlıklara karşı tepki olarak görülebileceği gibi ruhsal bozuklukların bir ürünü de olabilir.

İntihar eden kişi gerçekten ölme arzusunda olabileceği gibi, bu girişimi bir yardım çağrısı, umutsuzluğun, çaresizliğin ifadesi de olabilir. İntihar girişiminde çaresizlik duygusu ve düşük benlik saygısı ana etkenler olarak değerlendirilmektedir.

Aile, yakın arkadaş, sevgili gibi kişiler arası ilişkilerde bozulmalar, zorlanmalar, sevilen birinin kaybı, iş, okul vb. başarılarda bozulma, mesleki gelecekle ilgili tehditler, çevre değişikliği nedeni ile “destek sistemleri”nin, “sosyal olarak güvende olma hissi”nin kaybı, maddi ve sosyal statüde kayıplar, ruhsal bozukluklar, alkol ve diğer uyuşturucu maddelerin etkisi intihar girişimi için zemin hazırlayıcı ya da tetikleyici bir faktör olabilir.

İntihar İle İlgili Yanlış Yargılar
 Kişi intihar edeceğini söylemez
 İntihar vakaları azdır
 Zenginlerde az/ Fakirlerde çok
 Eğitim düzeyi düşük olan kişiler intihar eder
 Kişi kendini öldürmek istiyorsa engellenmemeli
 Kalıtsaldır
 Fiziksel belirti göstermez
 Çılgınlık sonucu olur
İntihar İle İlgili Doğru Yargılar
 Genellikle söyler (doğrudan yada dolaylı)
 Cinayetlerin iki katı
 Ekonomik ayrıcalık yok
 İntihar davranışı her eğitim düzeyinde olur
 Engellenmeli
 Çoğu bireyseldir
 Fiziksel belirti gösterir
 Genellikle planlıdır

Kadın ve Erkek

Kadın ve erkek… Simgeler farklı, anlayışlar farklı, dünyaya bakış açıları farklı… Ama hep beraber. İşte, dünyanın bu kuralı baştan beri hep aynı. Her zaman birlikte olmak zorunda olan bu farklı cinsiyet arasındaki kurallar da her dönemde değişir. Kadının rolünün ön planda olduğu nadirdir. Ama kadın, kadın olarak oyununu perdenin önünde değil de arkasında oynadığı zaman her daim başarandır. Yani kadın lider değil de lideri yaratan olduğu zaman kadın olarak başarısına ulaşır. Demiştik ya bu bir oyundur diye… Bakalım nasıl oynanmış bu oyun:
İlişki ister beraberlik olsun isterse evlilik her zaman bir seçim… Her zaman da erkek kadını seçen olmuştur. Kadın ise bu seçimde başarılı olmaya çalışır. Bu durum ilk çağ kominal toplumlarında istisnai bir hal almış sadece. Bu topluluklarda kadın çadırdaki erkeği seçmiştir. Bunun dışında tarihte böyle bir olaya pek rastlamıyoruz. Bu istisnai durum dışında seçilen hep kadın olmuştur.
Kadın en iyi erkek tarafından seçilen en iyi kadın olabilmek için oyun oynar, süslenir, cilve yapar, yemek yapar… Takılar, mücevherler, moda… hep aynı şey içindir. Eğer iyi bir gözlemci iseniz halen aynı şeyi yaşamaya devam ettiğimizi görebilirsiniz. Amaç halen aynı. Rus edebiyatı bize bu düşünceyi çok güzel örnekler: Rus kadını evlenme çağına geldiği zaman kız okullarına gider. Burada el işleri, yemek yapımı, bir müzik aletini çalmayı(bu genelde piyanodur) öğrenir. Okulların önceliği farklı farklıdır. Bazıları müzik aletini ön plana koyar, bazıları el işini ama düşünce hep aynıdır. Seçilmeyi en iyi şekilde gerçekleştirmek. Tabi her şey seçilene kadar devam ediyor. Yeni evlenmiş ya da herhangi bir beraberliği olan kadınlara şöyle bir bakın. Kılık kıyafet, kuaför derken bütün yaşamını bakıma(seçilmeye) adayan kadın beraberlikten, evlilikten kısa bir süre sonra bütün bunlardan vazgeçer. Artık tırnağında ojeye, dudağında ruja ya da en pahalı kıyafetlere gerek kalmamıştır. Ama hayat bu kadar özensiz değildir. Hayat devam ediyor ve bize ne getireceği belli değil.

Kıskançlık

Geçimsizlik Tanrıçası Eris davet edilmediği düğünü duyunca sinirlenir ve ortalığı bulandırmak için bir elma atar ve “en güzeline” der. Bütün tanrıçalar ve ölümlü kadınlar benim benim diye yarışırlar. Tanrıçalar önce ölümlüleri devre dışı bırakırlar. Öyle ya en güzel bir ölümlü olamaz. Sonra kendi aralarında yarışmaya başlarlar.En sonunda Paris’i hakem olarak atarlar.Paris ise güzeller güzeli Helene’i kendisine vaat eden Afrodit’ i en güzel olarak belirler. Sonrasını biliyorsunuz.Paris Helene’i kaçırır, savaş çıkar vs…Bakın kıskançlık neler yaptırıyor . Nelere yol açıyor. Efsane açıklamış işte bize.Gerçek anlamda irdelersek kıskançlık çok can sıkıcı bir şey. Düşünsenize bu duygu başkalarının -ki bu sevgili,dost,arkadaş,eş,kardeş olabilir- yaşantısı içerisinde kısıtlamalara yol açıyor. Hareket engeline neden oluyorsunuz. Dahası, daha ilginç olanı bu duyguyla hareket engelini sağladığınızda dünyanın en mutlu insanı oluveriyorsunuz.
Dışarı çıktığında ya biri sana bakarsa o yüzden çıkma… Sadece bu yüzden hayatlarını evde geçiren insanlar var. Bunu eski bir Türk filmi çok güzel ispatlar bize. Film Türkiye’den Almanya’ya göç eden bir çiftin hayatını anlatıyor. Adam kadının dışarı çıkmasına,herhangi biri ile konuşmasına dahası perdeyi bile açmasına izin vermiyor. Uzun bir dönem böyle yaşadıktan sonra adam banyoda iken ölür. Kadının yaptığı ilk şey sokak kapısını açıp dışarı çıkmak olur. Kıskançlık kadını ne hale getirmiş. Öyle ki cesedi bile hiçe sayıyor kadın. Kıskanç adamın eşini getirdiği nokta. Üzücü ama sanırım sonuç kaçınılmaz.
Peki neden kıskanıyoruz? Sevdiğimiz için… Hani deriz ya seven kıskanır diye. Kenidimizi böyle bir sözün altında bırakıyoruz. Kalıplaşmış yaşam ve yaşattıkları işte….. Bu duyguyu, her ne kadar zarar verirse versin seviyoruz. Sevdiğimiz insandan herhangi bir kıskançlık belirtisi göremezsek sevgi yoksunluğu olarak nitelendiriyoruz,surat asıp ahkam kesebiliyoruz…
Ne kadar tuhaf yaradılışlar içindeyiz. Aslında bunu biz de onaylıyoruz. Yoksa nasıl idame ederdik yaşamımızı…

Kültür Farklılığı Tacizi Tetikliyor

ALANYA Psikolojik Danışma Merkezi Psikoloğu Alper Günay, Yeni Alanya’nın dünkü sayısında manşetten yer verdiği “Bir garip olduk” başlıklı haberin adından değerlendirmelerde bulundu.

Haberde, Alanya’da taciz ve tecavüz iddialarının artmaya başladığına, son olarak da Danimarkalı bir turistin hamamda taciz edildiği iddiasına yer verilmişti.
Alanya Psikolojik Danışma Merkezi Psikoloğu Alper Günay, tacizciliğin psikolojik bir rahatsızlık olmadığını söyledi. Günay, “Ancak Frottörizm (sürtünmecilik) adı verilen psikolojik bir rahatsızlık var. Frottörizm, erkeğin cinsel organını giyinik kadın vücuduna temas ettirmesi sonucu cinsel tatmin yaşaması olarak tanımlanır. Bu tür kişiler daha çok otobüs gibi kalabalık ve hareketli yerleri tercih ederler. Bu kişiler cinsel dürtülerine göre davranırlar. Ancak taciz olaylarında bu durumlar söz konusu değildir. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden Alanya’ya çalışmak için gelenler, burada alışkın olduğundan farklı bir yaşam biçimi görüyor ve farklı kültürlerden insanlar tanıyorlar. Özellikle buraya gelirken çevresinden duydukları, kişiyi farklı beklentiler içerisine sokuyor. Alanya’da cinselliğin sınırsız olduğunu düşünenler, kendisini buraya geldiğinde yabancı bayanlarla birlikte olacağına kendini şartlandırıyor. Yabancı dilleri olmayan bu kişiler, kendilerini ifade edebilmek için vücut dillerini kullanıyorlar. Diskolarda yabancı uyruklu bayanların rahat davrandıklarını gözlemleyen şahısların beklentileri yükseliyor ve harekete geçiyorlar. Cinsel tacizde bulunan kişiler de, yabancı kadınlara rızaları olmaksızın fiziksel temasta bulunmanın normal olduğu fikrine kapılıyorlar” dedi.

Yabancı uyruklu vatandaşların sıcak ve samimi davranışlarının cinsel davet olarak algılandığını bildiren Günay, bu duruma kültür farklılığının neden olduğunu sözlerine ekledi.

Rüyaları Gerçekleştirmenin En iyi Yolu Uyanmaktır

15 Haziran’da lise mezunu gençlerimiz ilk kez üniversite sınavına girecek. Üniversite sınavına giren öğrencilerin yüzde 30’unda görülen yoğun sınav kaygısı sınav sırasında başarılarını, dolayısıyla da tüm hayatlarını etkilemektedir. Bu hafta öğrencilere ve ailelere yardımcı olmak amacıyla sınav kaygısını ele alacağım.

İktisadi hayatta makro ve mikro hesaplar vardır. Her işletme, makro ve mikro düzeyde belirli gelir – gider dengelerini oluşturmaya çalışır.
Örneğin kaç işçi çalıştırılacağı makro bir hesapken işçilerin kullanacağı küreklerin sapının daha uzun olması mı yoksa küreğin ağzının daha genış olması mı daha çok verim sağlar hesabı ise mikro düzeyde ele alınabilir.
Bu tür makro ve mikro hesaplar aslında hayatımız birçok noktasında bizi etkiler.
ÖSS için ilköğretim ve liseyi bitirmemiz, konuları tekrar edip pekiştirmemiz makro düzeyde; sınavda daha yüksek başarı için motivasyonumuzu yüksek tutmak, kaygı düzeyimizi optimum(ideal) seviyede tutmak, beslenmemizi ve egzersizlerimizi yine sınav başarımızı olumlu yönde etkileyecek şekilde düzenlemek mikro düzeyde öss başarımızı etkiler.
Ancak bu mikro düzeyde alınacak önlemlerden en etkili olanı kaygı seviyesinin optimum düzeyde tutulmasıdır.
Sınav öncesinde öğrenilen bilginin, sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygıya sınav kaygısı denir. Kaygı aslında bizi motive eder. Zira bir konu ile ilgili kaygı duymuyorsanız o konu ile ilgili herhangi bir girişimde bulunmazsınız. Hiç sınav kaygısı duymayan bir öğrenci sınav sabahı sınava girmek yerine daha keyifli olan şeyleri yapmaktan rahatsızlık duymaz. Örneğin evde oturup “Sünger Bob”u izlemeyi bir yandan da çikolatalı ekmeğini dişlemeyi tercih edebilir.
Sınavın düşüncesi uykularınızı kaçırıyorsa, test çözerken yanıtlarını bildiğimiz halde soruların yanlış işaretliyorsanız, sürekli sınavla ilgili olumsuz düşünceler içindeyseniz ve bu durumlar deneme sınavındaki başarımnızı olumsuz etkiliyorsa yüksek sınav kaygısı yaşıyorsunuz demektir. Bu süreçte vücutta kas gerilimi, kalp vuruş hızında ve kan basıncında artış, duygusal olarak endişe, karamsarlık ve kızgınlık, zihinsel olarak unutkanlık, dikkati toplayamama gibi belirtiler ortaya çıkar.

Bu noktada yine temel ayrım noktasına dönüyoruz. ‘Bu durum başarımızı artırıyor mu? Yoksa düşürüyor mu? Eğer cevabınız: “Başarımı düşürüyor. Bu durum yüzünden bildiğim soruları bile yapamıyorum. Dikkatimi toplayamıyorum…” ise sınav kaygınız aşırı düzeydedir ve sınav kaygınızla başa çıkmanız için profesyönel yardım almanız gerekebilir.
Bu hafta kısaca kaygı ve sınav kaygısının ne olduğundan bahsetmeye çalıştım. Gelecek hafta bu kaygı ile başa çıkma stratejilerinden bahsedeceğim. Okuyucu mektuplarına da bu köşeden yanıt vermeye çalışacağım. görüş öneri ve sorunlarınızı mail yoluyla paylaşabilirsiniz.

Sınav Kaygısının Nedenleri

Gecen haftaki yazımda sizlere sınav kaygsının ne olduğu,kaygının ne olduğu konusunda bilgilendirmiştim. Bu hafta sınav kaygısının nedenlerını ınceeleyecegız:
1- Sınava ilişkin yanlış değerlendirmeden oluşur.
Sınavla, o dersle ilgili edinilen bilgi birikimi değerlendirilmektedir. Fakat öğrenci, sınavı kişiliğinin sınanması şeklinde algılama yanlışlığında bulunabilir.
2- Daha önceki başarı durumunun, gelecekteki daha sonraki sınavlarda da başarı durumunu etkileyeceğini düşünmek. Halbuki çalışıldığı, bilgi edinildiği sürece başarılı olunur.
3- Aile veya çevredeki diğer kişilerin, her zaman başarı beklediği durumda da sınav kaygısı oluşur.
4- Başarının, sizin için önemli olan kişilerin gözünde saygın olma imajını yarattığını düşünmek; aksi durumda saygının zedeleneceğini düşünmek.
5- Bireyin başarısının başkalarının başarı durumuyla kıyaslanması. Kıyas etmek istiyorsanız, genel başarı seviyesine göre kendinizi değerlendirmelisiniz.
6- Sınavlardaki başarıyı, geleceğinizdeki mutluluğun tek çözüm yolu olarak görmek.
7- Yetenek ve becerileri göz ardı ederek her derste başarılı olması gerektiğini düşünmek.
8- “Mutlaka kazanmalıyım, başarmalıyım” türünden başka alternatifi düşünmemek.
9- Sınav için değil öğrenmek için çalışmanın, kişiyi gelecek yaşamında başarıya götürebileceğini unutmak.
10- Olumsuz sonuçları düşünmek (Başarılı olamayacağı veya bildiklerini unutacağını vb.)
11- Sınavla ilgili hazırlığın yetersiz olması, sınav günü sınavla ilgili çalışmayı devam ettirmek, sınav öncesi öğrencilerin kendi aralarında sınav hakkında konuşması veya yorum yapması da sınav kaygısı yaratmaktadır.
Yoğun sınav kaygısı yaşayan öğrencilerde bahsetmiş olduğum nedenlerle kendisini gösteren sınav kaygısını azaltmak için ise yapılması gerekenler:
Sınavla ilgili gerçek dışı korkulardan uzak durmaya çalışın. Bu tür düşünceleri aklınıza getirmemeye çalışın. Aklınıza gelen olumsuz düşünceler yerine olumlu ifadeleri kendinize söyleyin.
Düşünce ve yaklaşımınız objektif gerçeklere dayanmalıdır. Olaylara veya duruma yaklaşımınızı sorgulayın; farklı alternatif cevaplar bulun. Gerçekçi olup olmadığınıza karar verin.
Sizde kaygı yaratan insanlardan kaçının. Olumsuz ifade kullanan ve heyecan yaratacak şekilde konuşan insanların fikirlerini dikkate almayın.
Geçmişte yaptığınız hatalar için asla kendinizi suçlamayın. Yapacağınız tek şey, yapmış olduğunuz yanlışı bir daha yapmamaya özen göstermek olmalıdır.
Sınavlar daima hayattaki bir sonraki sürece geçmek için araçtırlar. Ama asla hayatınızın temel amacı olarak görmemeniz gerekir.
Herkesin kapasitesi farklıdır ve asla kendinizi başkalarıyla kıyaslamayın. Önemli olan elinizden geleni yapıyor olduğunuza vicdanen inanıyor olmanızdır.
Çevrenizin, sınavı geçmenize ilişkin istekleri sizi teşvik etmek içindir. Ama kazanmadığınız zaman, çevrenizdeki kişiler sonuçtan mutlu olmasa da size duydukları sevgileri sürer.

Bu süreçte kaygınızı halen yenemiyorsanız ve bu yaşanılan yoğun kaygı başarınızı düşürüyorsa vakit kaybetmeden bir psikoloğa başvurun.

Yalnızken Mutlu Olunmaz

Bu güzel hayat tek başına yaşanmayacak kadar eşsiz. İllaki paylaşmak lazım. Kimle mi? Anne ile, baba ile, sevgili ile, eş ile, çocuklar ile….çünkü yalnızlık ve mutluluk asla beraber olamayacak iki azili düşman gibidir. Yalniz ama mutlu olunmaz. Mutlu olduğunda yalniz değilsindir. Onu birileri ile paylaşmak zorundasin. En güzel tarafi da budur, paylaşmak. Tek başina yaşanmiyor hiçbir şey. Tek başina yaşamayi Diogenes (diyojen) denemiş ama……

Diogenes evlilik, mal,mülk, devlet yapilanmasi vs… Bunlarin hepsini inkar ve terk ederek fiçisiyla beraber tek başina yaşar. Yaşadiği yere gelen Büyük İskender bu kadar “güçlü ve iradeli” adamin ününü duyar ve ona sorar:” Dile benden ne dilersen” diye. Ama bu, Diogenes’tir. Her şeyi reddeden adam. Büyük İskender kimdir ki onun için. Verdiği cevap ününe yakişir biçimde olmuştur: “Güneşimi kapatiyorsun, gölge etme başka ihsan istemem.” ne kadar büyük laf. Evet kendi döneminde büyük bir üne kavuşmuştur ama acaba mutlu olmuş mudur? Ya da hayat ona gerçekten kucak açmiş midir?

Bakın hemen hemen aynı yazgıyı Efes’te yaşamış olan Herakleitos da yaşar. Heraklitos deyince tanımayız. Çünkü sözü kendisini gölgede bırakmıştır. Ünlü sözü “Bir nehirde iki kere yıkanamazsın” dır. Sözü herkes biliyordur, gelelim hayatına: Heraklitos yaşadığı yerde, Efes’te halkıyla anlaşamayıp dağlarda yaşayan bir filozoftur. Kimseyi beğenmez, herkese söyleyecek bir lafı vardır. Dağlarda ot çöp toplayarak hayatını idame ettirir. Böyle devam ederken vücudunda ödem oluşur. Doktorlar onu iyileştirmek için gübrenin altına sokarlar. O hiç kimseyi beğenmeyen kişi gübrenin altında günlerini geçirmeye başlar. Bu ironiden alınacak dersler var. Hastalığı ilerleyen herakleitos bir süre sonra hayatına veda eder. ” Kırık taşlar” adlı kitabında yaşadığı mutsuzluğu açık bir şekilde görebilirsiniz. İşte, ünlü Herakleitos da mutsuzdur.çünkü yalnızdır. Bu, kendi seçimidir ama yine sonuç aynı işte….

Böyle yaşamışlar, böylece ölüp gitmişer. Adlarını duyurmuşlar, yaşadıkları dönem milattan öncesidir. Medeni, gelişmiş bir dönemde yaşıyoruz, olanaklarımız çok ama mutlu olamıyoruz, değiliz. Bunun için uğraşıyoruz. Mesela zenginliğin mutluluk verdiğini düşünüyoruz. Bu nedenle lüx evler yapıyoruz, pahalı kıyafetler alıyoruz. Bazılarımızın hayatı pahalı yaşamaktan ibaret sadece. Daha acı olanı kendimizi nasıl mutlu edeceğimizi biliyor ama uygulayamıyoruz. Hastalarımdan bazılarında fark ettiğim bir durumdur bu. Basit sorunları çözmek için, hayatımıza yeni bir yön vermek için aradığımız gücün içimizde olduğunu bile bile bir iki tablet hapın bizim adımıza bütün sorunlarımızı yenecegini sanıyoruz. Yanılıyoruz… Eksik olan demek ki para, çok para değil de var olanı paylaşacak birinin olmaması… Günümüzün Herakleitos’ları, Diogenes’leri … Fıçınızı sizinle paylaşacak birilerini bulun çıktığınız dağdan inin ve paylaşmayı deneyin. Yoksa bu çok güzel hayat zindan olur. Platon ruhun beden denen hapishanede olduğunu söylemiş. Kendi hapishanelerinizi inşa etmekten vazgeçin.